HAKAN GÜNDAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAKAN GÜNDAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2018 Perşembe

Okudum Bitti- 95: Daha || Hakan Günday





              Kitap seven herkese merhaba. Günün kitabı Hakan Günday'ın Daha isimli kitabı. Yine çok etkileyici bir kitap okudum. Öndeki üçlü kaldı okunmayan.

Okuduklarım:

Az hakkındaki yazım burada,

Kinyas ve Kayra hakkındaki yazım burada

Zargana hakkındaki yazım burada,

Piç hakkındaki yazım ise burada.




                 Arthur Rimbaud 'un şu sözüyle başlıyor kitap: ''Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır.'' Kitap boyunca alıntı hep beynimde yankılandı. Afganistan'dan Avrupa'ya insan kaçırma işinde olan Gazâ ve babası Ahad'ın hikayesi Daha. Sinemaya da uyarlandı ama okumadan izlemedim elbette. Kitabın ilk cümlesini okuyunca zaten sizi karanlık bir şeylerin beklediğini çok net anlıyorsunuz: ''Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım...''

                Kitabın isminin bile çıkış noktası sarsıcı. Bu kaçakların çoğu Türkçe bilmiyor, çoğunun tek bildiği kelime 'Daha'. Daha çok su, daha çok yemek istemek için... Sanki girişteki alıntı ve 'Daha' sözcüğü üzerine  bir roman yazmış gibi Günday. Vurucu, sarsıcı, kötü kötü düşündüren bir kitaptı benim için. Sürü psikolojisine, gücü elinde tutanın neler yapabileceğine dair tespitlerle, siyasi göndermelerle bezeli akıcı ama hazmı zor, etkisi uzun süren bir okuma oldu benim için. Okuduklarımın hepsini ayrı ayrı çok sevmekle beraber sanırım şimdilik favorim bu kitap oldu. Gazâ, Ahad, Dordor, Harmin ve Cuma hepsi uzun süre zihnimde yer edecek.




''Belki de kötülüğü ağır basan bir vicsan topalıydı babam, hepsi bu. ''


''Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum!''


''Peki, bir korkaktan canavar olur muydu? Tabii ki! Hatta galiba sadece korkaklar canavar oluyordu.''


''Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalaklar takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatın anlamı işte bu: Ölüm korkusu! ''


''Toplumla lider ilişkisi, aynı kafeste kapalı kalmış bir insanla bir hayvanın durumundan pek farklı değildi. Diktatörlükte kafesin kapısı birden açılır ve içeri aç bir aslan atılırdı. Ama demokrasi, insanın ne tür bir hayvanla kafese kapatılacağını seçme özgürlüğüydü.''



''Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse, bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı?''



''İtaat, iradesinden vazgeçen için, dünyanın bütün hatalarını yapabilme özgürlüğüydü! İtaat, kişinin, kendi başına işlemeye cesaret edemeyeceği suçları gerçekleştirebilmesinin müthiş bir yoluydu! İtaat, her gün farklı biri olarak uyanılan bir rüyaydı! Öyle bir rüyaydı ki insan kendini sürekli bir şeyler yaparken görüyor ama gerçekte onları kendisinin yapmadığını biliyordu. İtaat bir mucizeydi! Sıradan bir insanı alıp ona atom bombası attırabilir, sonra da bütün dünyayı o insanın masum olduğuna inandırabilirdi. İtaat, suçluluk duygusu ve vicdan azabının panzehiriydi!''


''Ormanın en çirkin hayvanıyla en güzel hayvanının çiftleşmesini sağlayan şey, paradan başka ne olabilirdi? Zenginlik, birçok şeyin yanında, nesilleri güzelleştirmeye de yarıyordu. Dolayısıyla, okuldakilerin çoğunun annesi, bir defalığına da olsa, kendini satmıştı.''



''İnsanın, kendi gardiyanı olduğu bir hapishaneden kaçması çok zordu!''



''Asla bir kral bir dilenciyle aynı biçimde yargılanmamıştı, yargılanmıyordu ve yargılanmayacaktı.''




DOĞAN KİTAP

1. Baskı Ekim 2013
418 Sayfa

13 Haziran 2018 Çarşamba

Okudum Bitti- 77: Kinyas ve Kayra || Hakan Günday






                          Kitap seven herkese merhaba. Günün kitabı Hakan Günday'dan geçtiğimiz aylarda okuduğum Kinyas ve Kayra. Aslında sona bırakacaktım ama dayanamadım. Blog yazımı bitirince gidip bir kahve yapıp Daha'ya başlayacağım. Filmi izlemedim elbette, henüz. :) 


 Daha önce okuduğum Hakan Günday kitapları:

Piç , hakkındaki yazım burada ,
Az, hakkındaki yazım burada ,
Zargana, hakkındaki yazım ise burada .


       Yeni kitap gelmeden elimdekileri bitirir miyim dersiniz? Umarım.


            Kinyas ve Kayra çok farklı bir okuma oldu benim için. Kinyas'ı da Kayra'yı da günlük hayatımda asla tanımak istemezdim, hatta kimsenin tanımasını istemeyeceğim tipler. İkisi de tam 'kötü çocuk'. Amaçsızlık, boş vermişlik ruhlarına işlemiş. Öte yandan bazı anlamsızlıklara, sahteliklere verdikleri tepkiler bana da nokta atışı gibi gelmedi değil. İkisinin beraber oldukları ilk bölümü çok daha sevdim. Ayrı oldukları 'Kinyas'ın Yolu', 'Kayra'nın Yolu' bölümlerinde ise hep diğerinin yokluğunu hissettim. Birbirlerine çok iyi gelmeseler de, zıt yönleri daha çok da olsa beraberlerken dediğim gibi daha güzeldi... Bütün hayatlarını, ailelerini geride bırakıp bir nevi hiçliğe doğru çıktıkları karanlık bu yolculukta onlara eşlik etmek zorlu, karanlık, sert, bazen yorucu ama yine de güzeldi.


          Kinyas ve Kayra, Hakan Günday'ın yazdığı ilk romanmış. Ben kitap hakkında duyduklarımdan sonra tanışma kitabı olarak okumaya çekinmiştim. Okuduğum en farklı kitaplardan biriydi. ''OMNES VULNERANT ULTİMA NECAT!: Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür!'' diye harika bir giriş yapan kitabı okumaya başlar başlamaz daha fazla neler olabilir ki, diyorsunuz ama oluyor. :) 






''Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!''



''Taşırlar insanları. Kundaktayken, tabuttayken. Hep taşıyacak birileri olur. Bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı...''



''Gerisini düşünmeye gerek yok. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da hiçbir şey yok. Kimse beklemesin...''


''Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur. Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır...''


''Provizyonu bitmiş bir kredi kartı kadar geçersiz bu dünya! ''


'' 'Seni anlıyorum' demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz bu dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır...''


''Medenileşmenin bedeli. Yerde yatanlarla ilgilenmemeyi öğrenmek...''


''Dinlemek ve inanmak en zorudur. Anlatmak ve uydurmaktan daha zor. .olağanüstü bir saflık ister. Kulak ve beyin arasında tertemiz bir yol ister.''


''İlkellik mıknatıs gibidir. Dev bir mıknatıs. Biz istemesek de, vücudumuzdaki demir ona gider. Beynimize işlenmiş bir ilkel insan dövmesiyle doğarız. Yemek, uyumak, bağırsaklarımızdakileri çıkarmak dışında yaptığımız her şey fazladandır. Üremek dahil. Geriye kalan her şey uydurulmuştur.Dünya uydurulmuştur! Caddeler, evler, giysiler... Her şey. O üç eylem dışındaki her şey! Aşk, siyaset, tıp, savaş. Bunların hepsi insanoğlunun boynuna astığı aksesuvarlardır. Teker teker hepsinden kurtulunur ve üç ana eyleme dönülürse insanlık kendini hatırlayacaktır. Bunların yerine getirildiği dev bir yatakhane olmalıydı dünya...''



''Kolay değildir yalnızlık. Öğrenilmesi gerekir.''


''Bir fahişe ile bir rahibenin, bir cani ile bir polisin yan yana yattığı mezarlıklar bana, hayattaki tek gerçek, tek yalansız manzara olarak görünürdü...''


''Dünyanın en yüksek ve sağlam duvarı, televizyon ekranı!''



''Bir yerlerde insanları hapse atıyor olmalılar, başkalarını öldüresiye üzdükleri, derin mutsuzluklara ittikleri için. Belki cinayetlerin değil ama intiharların azmettiricileri oldukları için cezalandırılması gerekir birilerinin. Ama daha keşfedilmediği için, bunu yapmış olanları saptayacak bir makine, kandaki alkole benzemediği için kötülük, bıraktılar beni de...''



''Afrika'yı anlamak için dört rengi bilmek yeter. Sarı! Sıcağın rengidir. Yeşil! Her yeri kuşatmış ormanın rengi. Siyah! Karşında oturan benim derimin rengi. Ve kırmızı! Üzerinde oturduğunuz toprağın sahibi olabilmek uğruna dökülmüş kanın rengi...''



''Oysa hayat, her bölümde ayrı bir hikâyenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi...''




''Hiçbir insanın tamamen dürüst olamayacağını bilecek kadar tanıyordum kendimi...''



''İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun, yine de hafiftir hayat. Çünkü altı deliktir. Delikse ölümdür! Bütün kazançlar bu delikten kayıp gider.''




''Pollyanna, benim yanımda eroinman bir orospu kadar umutsuz kalırdı!''




''İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına...''





DOĞAN KİTAP


30. Baskı Şubat 2003

532 Sayfa




10 Kasım 2017 Cuma

Okudum Bitti- 146: Zargana || Hakan Günday





                  Kitap seven herkese merhaba. Günün ilk kitabı Hakan Günday'dan. Daha önce Az ve Piç kitaplarını okudum. Ve çok sevdim. Bir önceki yazımda da dediğim gibi, Zargana'dan sonra artık rahat rahat ben Hakan Günday'ı çok seviyorum diyebilirim. Geç kalınmış bir ilan-ı aşk olacak ama olsun. Zargana çok iyiydi. Diğer kitaplarını da yavaş yavaş okuyacağım. Hemen bitmesin.

Az hakkındaki yazım için tık tık ,

Piç hakkında yazım için tık tık .


           Zargana'yı adeta soluksuz okudum. Hatta kısa bir ara vermek zorunda kalınca devam etmek için sabırsızlandım. Sarsıcıydı, sertti. Vay be dedirtti. 

          Önce evinden, sonra yerleştirildiği bir kurumdan kaçan daha on iki yaşındaki küçük bir çocuğun yaşadığı korkunç bir olaydan sonra insanlığından, kimliğinden sıyrılıp ''Zargana'' olmasının hikayesi. Aslında çift zamanlı bir hikaye. Geriye dönüşlerle Zargana'yı Zargana yapan bu detayları öğreniyoruz. 

        Yetişkin Zargana, kendi hayat oyununda oynatmak için avladığı figüranların peşinde. Böylece Koma ve Zo gibi iki ilginç tipin de hikayesine dahil oluyoruz. Kasvetli, depresif bir kitap ama aşk da var. Biraz hızlıca da sona bağlanmış. Ama dediğim gibi iyiydi. 

            



''İnsanları anlamak zor değil. Hepsinin de doğum izleri gibi karakter izleri var sağlarında sollarında. Biraz dikkatli bakmak yeter. Haritalara benzerler. Ölçeklerinin nerede yazıldığını bulana kadar korurlar esrarlarını.''



''Cahil ile anarşist arasındaki fark tüy kadardır. O aradaki tüyün üzerinde durur bütün okunan kitaplar.''



''Mutsuzluk mutluluktan daha çok ses çıkarıyordu.''



''Bir insan ya gitmek ister ya da kalmak. Gidenler üzüntüyü çarşaf yapıp üzerine yatar ve o çarşafın üzerinde bin bir zevk içinde hayatla sevişir. Kalanlarsa vasat hayatlarını, bir ürünün taban ve tavan fiyatlarına benzeyen taban ve tavan duygular içinde yaşayarak yerleşik düzenin sokak lambaları haline gelir...''



''Zargana'nın da dediği gibi, lider bir kalabalık karşısında konuşurken asla o üç kelimeyi telaffuz etmezdi: lütfen, özür, teşekkür. Çünkü bu kelimeler medeni insanlar içindi. Lider medeni olmayandı...''



DOĞAN KİTAP

12. Baskı Temmuz 2013
206 Sayfa



30 Ekim 2017 Pazartesi

Okudum Bitti- 138: Piç || Hakan Günday






                Kitap seven herkese merhaba. Günün kitabı Hakan Günday'dan Piç. Bu okuduğum ikinci kitabı. Üçüncüye de başladım bu arada.  

        Daha önce Az 'ı severek okumuştum. Hakkındaki yazım için tık tık

       Başladığım üçüncü kitap olan Zargana ile de artık rahatlıkla söyleyebilirim ki geç kaldım ama Hakan Günday okumayı seviyorum. Diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım.


         Hakan Günday'ın derin anlatımıyla tanışacağımız 'piçler' : Afgan, Barbaros, Cenk ve Hakan. Bu dörtlünün hayatlarına sızıp piçliğin felsefesini okumuş oldum  Hakan Günday sayesinde. Kendince derin düşünceleri olan, alt yapıları iyi olsa da çalışmaya karşı oldukları için babam sağ olsun mantığıyla bir süre idare eden, maddi çıkmazlarda boğulmak üzere olmalarına rağmen yere düşen burunlarını almaya bile tennezzül etmeyen dörtlüyü okumak güzeldi ama etrafta olsalardı çoğumuz sevmezdik bence. Hakan'ın hikayeleri ve Cenk'in el yapımı, kışkırtıcı tişört koleksiyonunu çok sevdim. :) Bir de daha önce hiç duymadığım ilginç bir bilgi edindim. Afacan Dennis karakteri hakkında. (Bakınız sayfa: 173)






''Ağır adımlarla sahil yolunun pembe taşları üzerinde yürüdüler. Konuşmadılar. Tanıdıkları insanlara yeterince borçları vardı. Bir de hayata borçlanmak istemediler. Onun için aldıkları her nefesi geri verdiler.''



''Pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir. Ama  bir terasta yaşıyor ve saati sokaktaki yabancılardan öğreniyorsanız, zaman size sonsuzmuş gibi gelir. Ve ekonomi, bilim haline gelmeden önce de var olan bir kurala göre bolluk, değersizliği getirir.'' 



''Sustular ve kendilerinden nefret edenlerin yüzlerini güneşin bulaştığı denizde gördüler. Oysa kötü insanlar değillerdi ama yine de hayatta olmaları onları nedensizce sevenlere acı veriyordu. Acının nedeni tam olarak hayatta olmaları değil, hayatı kullanma biçimleriydi. Harcıyorlardı. Her şeyi. Kendilerini, hayatlarını, onlara sunulmuş her duyguyu ve her malı.''


''Piçler borç alır ama ödemezler. Paranın kaybolduğu kara deliklere benzerler. Onlara verilen para hibedir. Geri gelmez. Eroinmana doz ısmarlamak gibidir. Zaman kazandırmaktan başka işe yaramaz. Borç veren kişinin hayat önündeki elastikiyeti bu gerçeğe bakışını etkiler. Satranç oynayanlar piçleri terk eder. Poker oynayanlarsa görüşmeye devam eder.'' 


''Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. Üzülürsün. Pişman olursun. Sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini anlarsın.''



''İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı dolu olanı yoktur.''




''Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdiki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar...''



''Barbaros uyumadı. Düşündü. İngilizce'deki 'pain' kelimesiyle,Fransızca'daki 'pain' kelimesini düşündü. Biri 'acı', diğeri 'ekmek' demekti. Barbaros bunu sıradan bir tesadüf olarak değerlendirmeyecek kadar sarhoş ve yalnızdı. Acı, insanın hayat tarlasında biçtiği buğdaylardan pişirdiği ekmekti...''




''Gelecekten bir şey beklemeyenler, mutluluklarını geçmişte yaratırlar...''





''Hayalet dediğin şey, yaşarken kazık attığın insanlar öldükten sonra duyduğun vicdan azabının sana oynadığı bir tiyatrodur. Vicdan azabı öyle bir hikâyedir ki, aynı hayaletler gibi adamı korkudan öldürür.''



''Kendimi beyaz kadranlı, Romen takamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. Sadece dönüyorum. Zamanın kendisiyim. Geçiyorum.''



''Sadece mükemmel insan adayları piçe dönüşebilir. Çünkü çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır.''



''Günümüz siyeseti hayvanlara göre düzenlenmiştir. Hayvanlarla iletişim kurmanın iki yolu vardır: kandırmak ve korkutmak. Bir piçi de kendisi dışında kimse kandıramayacağı ya da korkutamayacağı için siyaset onlarla ilgilenmez. Sadece bürokrasi peşlerine düşer. Ondan kaçmak için de adressiz olmak yeter. Piçlerin adresi olmaz. Olsa bile piçler -artık- orada oturmaz.''




DOĞAN KİTAP

22. Baskı Mart 2014
224 Sayfa






15 Aralık 2014 Pazartesi

Okudum Bitti -149 : Az || Hakan Günday






                                           Herkese merhaba...

                                           Az , Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı. Bazen tek bir kitapla bile hayran olursunuz ya yazara işte aynen öyle oldu. Çok severek , elimden bırakamadan okudum bitirdim. Geç kaldığım için üzüldüm.2015 yılında bolca Hakan Günday okuyabilirim umarım.




                                            İçerdiği bol küfüre , benim inanamayacağım kadar çok tesadüfe rağmen , çok güzel bir kitaptı. Hatta bana göre harikaydı. Bu senenin en sevilenleri arasına girdi.



                                             İki bölümden oluşuyor kitap. Derdâ ve Derda 'nın hikayesi.İlk bölümde okuldan alınıp küçücük yaşta kendinden büyük bir adamla evlendirilen , daha doğrusu satılan çocuk gelin Derdâ 'nın yaşadıklarını dehşete kapılarak okuyacaksınız. Sevgi açlığıyla sığındığı hiçbir limanda umduğunu bulamayan ,kocasından şiddet gören , kurtulmak istediğinde daha beter durumlara düşen Derdâ ' yı hep hüzünle ama umutla okudum. 

                                             
                                               İkinci bölümde de annesi ağır hasta ,babası hapiste olan erkek karakterimiz Derda 'nın zorluklarına ,büyümesine şahit olacaksınız. Eve ekmek parası götürebilmek için mezarlık temizleyiciliği yapan Derda , korkunç olaylar yaşar ,biraz palazlanınca korsan kitap işine bulaşır ve bu sayede Oğuz Atay 'ın kitaplarıyla tanışır ve saplantılı bir şekilde hayranlığı uzun yıllarını hapiste geçirmesine sebep olur. 


                                               Ayrı ayrı her karakterin anlatıldığı bölümler çok güzeldi. Dediğim gibi tesadüfi olaylar kurguda bolca yer etse de , karakterlerin kesişmesi biraz zoraki olsa da , çok , çok beğendim. Sıradaki Hakan Günday kitabım acaba hangisi olsa ? 





... '' Anne'' diye sayıkladı Derdâ. '' Seni bir daha göremeyeceğim.''
     '' Olur mu öyle şey? Geleceğim ben yanına. Önce sen bir git, ben sonra geleceğim.''
        Doğru söylüyordu. En azından doğru söylediğini düşünüyordu. Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti : Umut.





... '' Ben esas, kızı evlendireceğim. Yok mu şöyle bildiğin biri? Onun için getirdim buraya.''
     Kahkaha attı Mübarek. Bir suaygırı gibi. Sonra da ağzını toplayıp konuştu.
    '' Demek öyle? Gittin kızı okula verdin, şimdi de kocaya vereceksin. Kim alır okullu kızı? Mundar oldu yavru.''




... Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilirdi. Bu kadar basit.



...Travmatik olan hayattı.Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Özellikle de, travmatik gibi durmayan ne varsa. Doğmak gibi. Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon, yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalık değil , hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen.



... Herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı.




... Belki de hayat yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca. Ama her şeyi...




... Aslında bir eli bilekten koparana kadar ısırmayı öğrenmenin sadece eğitimle de ilgisi yoktu. Sahiplerinin sürdürdüğü hayata ayak uydurmuşlardı, hepsi bu. Benzerleri körlere kılavuzluk ederken, onlar göz çıkarmak için yanıp tutuşuyordu. Dünya üzerindeki yüz binlerce çocuk askerden farksız olarak, ön bahçedeki köpekler de seçmemişlerdi hayatlarını. Sadece, içine doğdukları vahşetten daha vahşi olmak zorunda kalmışlardı. Boyları tüfekleri kadar olan çocuk askerlerle ,dünyanın bütün bahçelerindeki bütün saldırı köpeklerinin arasındaki tek fark,aldıkları ödüllerdi. Aslında ödülleri de aynıydı. Ancak birine pişmiş, diğerine çiğ veriliyordu. Çocuklar çiğ et yiyemiyordu. Yiyebilselerdi, düşman çocuk askerlerin cesetlerini yerlerdi.Ve çok daha ucuza gelirlerdi!





... Zaten her insanın , yaşadıkça uzmanlaştığı bir yan mesleği yok muydu? Geçmiş Tasarımı ve Yönetimi adında müthiş bir meslek!













                                                                                                                      DOĞAN KİTAP
                                                                                                                           27. Baskı
                                                                                                                         Kasım 2013
                                                                                                                            360 Sayfa