18 Şubat 2017 Cumartesi

Okudum Bitti- 25: Ateş Canına Yapışsın || Sezgin Kaymaz




             
                Kitap seven herkese merhaba. Sezgin Kaymaz 'ı çok sevdiğimi her fırsatta herkese söylüyorum. Henüz çok az kitabını okumuş olsam da en sevdiğim yazarlardan oldu bile. Bu sene bol bol kitabını okuyabilmeyi hayal ediyorum. 


Sezgin Kaymaz 'ın okuduğum kitapları,

Bakele yazısı için tık tık  ,

Bugün Bize Kim Geldi yazısı için tık tık . 

      Şu an elimde , sıra bekleyen Kün var. Bitmesin diye başlamıyorum. :) 


        Tatlı bir fantastikliği olan bir kitaptı. Hakkında hiçbir yorum okumadan başladığım için çok mutluyum. Hatta bir çılgınlık yapıp - gerçi çoğunlukla aynı şeyi yaparım- arka kapağı bile okumadan başladım. Sezgin Kaymaz 'ın akıcı, eğlencili anlatımıyla bir çırpıda okuyup bitirdim.

          Tüm Cennet sakinleri Kükreyen Çimenler Plâtosu 'nda  acil toplantıya çağrılır. Bu alışılmadık durumun sebebi ilk insanın yaratılmış olmasıdır. Tanrı bütün varlıklara,  Adem'e secde etmesini emreder. Emre tek karşı çıkan kibirli Azazil olur. 

         Adem 'in yaratılmasından önce küçük meleklere hocalık yapan, kendini büyük meleklerden sayan , kendi kibrinden habersiz Azazil 'in yavaş yavaş İblis kimliğine bürünmesini ve Adem ile üstünlük yarışını böyle bir anlatımla okumak çok ilginçti. Hepimizin bildiği Cennet'ten kovulma macerasını Sezgin Kaymaz 'ın kaleminin fantastik dokunuşuyla okumak çok güzeldi. 







... Uykunun ne büyük nimet olduğunu idrak edebilmiş miydi ademoğlu? Ne gezer!



... ''Yüce Tanrı'nın hoşlukları bitmez. Bitmeyecektir, çünkü O'nun soruları sonsuzdur. Tanrı, kullarını hoşlukları vasıtasıyla sınar! Hoşluk verir, hoş olanı sorar.''



... ''İtiraz içte ise eğer, asıl saygısızlık onu dışa vurmak değil, içte tutmaya devam edip onu susturmaktır. ''



... İşler kötü gidince şükürden yüz çevirmek, yalnızca işler iyi giderken şükredenlere özgü bir gafletti.



... Ne kadar çok bilirsen o kadar çok canın acır!
     Belki de bilmek, söylenegelen, zaten bilinegelen şeyleri misal; müfredatı yalayıp yutmaktan başka bir şeydi. Bilmek; gözün açılması, sonsuzluğun önündeki perdelerin kalkması ve dolayısıyla soruların çoğalması ve dolayısıyla da acıların artması gibi bir şeydi belki. Bilmek; açmazın, bir başka deyişle hiçbir halt bilemediğini idrak etmenin ta kendisiydi belki. Belki bilmek; ne kadar çok bilirsen o kadar çok soracağın için, aynı zamanda bildikçe bilmediğini fark ettiren bir dolaysız, direkt, doğrudan, cepheden çullanan bir acıydı.
  Acının kendisi: Bilmek...
  Belki?



... Artık Cennet'i başka bir perdeden görüyor, ama bunu bilmiyordu. Durmaksızın akıl yürütseydi de bilemezdi zaten.
   Kalbi mühürlenmişti.
   O ki, kalp devreden çıkınca akıl kanatsız bir kuşa dönerdi. Kanatsız, ayaksız, tüysüz, tereksiz, kursaksız ve hatta gagasız bir kuşa Bilmiyordu. Ne bilsin?






İLETİŞİM YAYINLARI

4. Baskı 2015
238 Sayfa